Genel
Rüzgarın Çanakkalesi
Çanakkale, coğrafik konumu nedeniyle Asya ile Avrupa’nın kesiştiği, birleştiği çatıştığı bir yer olmuş ve bu özelliğini binyıllardır devam ettirmiştir. Yine bu özelliği nedeniyle kent ve bölge; tüccarların, askerlerin, politikacıların, yöneticilerin sanatçıların uğrak yeri olmuştur. Çanakkale’yi ziyaret eden tüm bu kişilerin tek ortak yönü ise Çanakkale Boğazı ve kentini anlatırken rüzgarı referans vermeleridir. Çanakkale’yi anlatmaya rüzgarla başlarlar. Çünkü rüzgardır yılın büyük bir çoğunluğunda bölgedeki ticareti ve hava durumunu belirleyen. Başladı mı durmak bilmeyen poyrazı; gemilere geçiş izni veren lodosu ve niceleri.
Yani aslında Çanakkale’nin rüzgarı değil; rüzgarın Çanakkalesi’dir kent. Tarihöncesi dönemde de rüzgar en belirleyici unsur olmuştur. Troia’nın güç ve zenginliği boğazın rüzgarına dayanmaktadır. Rüzgarın Troia’ya verdiği güç ve zenginlik destanlarla mitolojik bir öze bürünmüştür. Özellikle 15. yüzyıldan itibaren bu Troia düşünün peşinden koşan araştırmacılar, kentin lokalizasyonu, yani Troia’nın gerçek yerinin nerede olduğu sorusuna ikna edici cevaplar aramışlardır..
Bu gezginler, Troia sorununun yanısıra bölgedeki gözlemlerini de kaleme almışlardır. Bölgenin yakın tarihinin yanısıra doğal özellikleri de (rüzgar, akıntı, ormanlar, dağlar) özenli bir şekilde gözlemlenmiştir. Özellikle Çanakkale Boğazı’ndaki dinmek bilmeyen rüzgar, neredeyse kente uğrayan her gezgin tarafından dile getirilmiştir.
Bu gezgin yazarlar arasındaki Runciman yazdıklarında, Troia Ovası’nın 1300’lü yıllarda Karasi Beyliği’ni bağlı müslümanların yerleştiğine değinmekte ve boğazın rüzgarının burada yaşayanlara denizcilik ticaretinde büyük avantajlar sağladığını belirtmektedir. 1838 yılında Alexandria kıyısından atla dolaşan Moltke ise şunları yazar: Tenedos ve yassı Asya kıyısı arasında büyük bir filonun demirleyeceği çok iyi bir limanın olduğu söylenmekte… Kumsal kıyıya yapılmış Patroklos’un mezarının yanından geçtik.. Bit tepe üzerinde Rum köyü vardı (Yeniköy, Rumca Neochori). Köyün evleri rüzgardan korunmak için birbirine bitişik yapılmıştı, bu nedenle bir kule görünüme sahipti. Etrafta neredeyse hiçbir şey ekilmemiş. Genç develer çayırlarla otluyorlardı“.
Troas’daki köyler ve insanlarla ilgili bu ve benzeri anlatımlardan sonra, tabii ki en çok sözü edilen Çanakkael Boğazı’ndaki, boğazı neredeyse geçilmez kılan sert rüzgar ve akıntılardır. Bölgenin kaderini belirleyen bu iki doğal özellik tarihöncesi dönemden günümüze kadar devam etmiştir. Piri Reis’den 19. yüzyıla kadar pekçok coğrafyacı ve gezgin boğazın bu özelliklerine değinmeden geçemez. Zaten antik dönem mitolojisi de buradaki sert rüzgar ve akıntın ördüğü trajik öykülerle (Hero ve Leandros gibi) doldur. Antik dönem yazarı ve Roma’da senatörlük yapan (küçük) Plinius 112 yılında Roma’dan yola çıkıp Epheos üzerinden bir Roma eyaleti olan Bythinya’ya (Kuzeybatı Anadolu Bölgesi) kadar yolculuk eder. Amacı İmparator adına konsolosluk görevini yerine getirmektedir. Gezisinde yaşadıklarını çok ayrıntılı bir şekilde kaleme alır. Ephesos’dan (Efes) Pergamon’a (Bergama) arabayla yolculuk eder (insana sıkıntı veren sıcak, hafif ateşlenmeler). Yolculuk çok zor olunca buradan itibaren gemiye biner: „ Kıyıdan giden gemiye biner binmez, bu kez de karşıdan esen rüzgar nedeniyle ilerliyemez olduk. Umduğumdan yani 17 Eylül’den çok daha sonra Bythinya’ya varabildik“. 1826 yılında Çanakkale Boğazı’ndan geçen Prokesh ise anılarında, Avurturyalı savaş gemisi Montecucculi’nin kuvvetli kuzeydoğu rüzgarı nedeniyle Tendos (Bozcaada)’dan Çanakkale Boğazı’na geçemediğini belirtir: „Rüzgarlar yine kuzeyden esiyor, bu nedenle Gelibolu’dan İstanbul’a yapacağımız yolculuğumuzu tekne ile değil de atla gerçekleştirdik. Bir önceki günkü yorcucu kürek çekmenin zahmeti anılarımızda taptaze“.
Temmuz 1836 yılında Moltke, buharlı bir gemiyle İstanbula gitmek amacıyla Çanakkale Boğazı’ından geçerken şunları yazar: „Akıntılar ve rüzgardan kurtulmak için, Avrupa kıtası kıyılarına yakın bir yerde bekliyoruz“. Moltke 1938 yılında ise İstanbul’dan Alexandria Troas’a gitmek için gemiyle yola çıkar. Önce Çankkale’ye gidecek oradan da atla yolculuğuna devam edecektir, ancak: güçlü akıntılar gemimizi boğazın en yerine sürükledi“ diye yazar. Runciman İstanbul’un Fethinin Tarihi isimli eserinde 10. 4. 1453 tarihinde dönemin Papa’sına yazılan bir mektuptan söz ederek şu alıntıyı yapar: Kuşatma altındaki Konstantinopel’e yapılacak yardımların Çanakkale Boğazı’ndan 31 Martan önce geçmesi gerekmekte, çünkü daha sonra kuzeyden esmeye başlayacak rüzgarlar boğazdan geçişı çok zorlaştırabilir“.
Aynı eserin diğer bir yerinde ise, Çanakkale Boğazı’ndaki rüzgar ve akıntının, kuşatma altındaki Konstantinoipolis’e yardımı nasıl engellediğini ve Fatih Sultan Mehmed’in işini kolaylaştırdığına değinilir: „Papa tarafından kiralanan silah ve malzemelerle yüklü üç gemi, ters rüzgar nedeniyle Sakız Adası’nda beklemek zorunda kalırlar. 15. 4. 1453 yılında rüzgar birden güneye döner ve gemiler hiçbir engelle karşılaşmadan kısa süre içinde Çanakkale Boğazı’na kadar ulaşırlar. Bu arada büyük bir yük gemisi de onlara katılır. Çanakkale Boğazı kontrolsüz olduğu için hiçbir tehlike ile karşılaşmadan gemiler 20. 4. 1453 tarihinde kuşatma halindeki kente yaklaşırlar. Bunun üzerine Osmanlı güçleri, yelkenli gemiler sert esen güney rüzgarına karşı seyir edemedikleri için, kürekli gemilerle denize açılırlar. Öğleden sonra yardıma gelen gemiler kentin güneydoğusuna ulaşırlar. Akıntıya karşı ese rüzgar gemilerin manevra yapmasını engellemiştir…. Dört gemi birdebire çıkan kuzey rüzgarıyla akıntıya kapılıp sürüklendiler. Daha sonra çok şiddetli çatışmalar oldu. Kısa bir süre sonra da kent düştü“. Aslında İstanbul’un fethinde Çanakkale Boğazı’nın rüzgar ve akıntıları dolaylı bir şekilde büyük rol oynamıştır.
Antik dönemden beri Troas’ın her köşesinde varolan zengin kentler, varlıklarını bir anlamda rüzgara borçludurlar. Yani ‚Troia, Troas ve Çanakkale’ye zenginliği rüzgar getirmiştir.